REFLEKSOLOJİ NEDİR ?

  • Cumartesi, Mayıs 3, 2008 - *CİNSEL KİMLİK BOZUKLUĞU:
  • Cinsel kimlik bozuklukları, kişinin biyolojik cinsiyetinden veya cinsel rolünden devamlı bir şekilde rahatsızlık duyması ile belirlenir. Kişide karşı cinsiyetten olma isteği ve ısrarı mevcuttur.

    Çocuklarda, imgesel oyunlarda sürekli olarak karşı cinsin rollerini oynamayı yeğleme, karşı cinsin alışılagelmiş oyunlarına ve eğlencelerine katılma, karşı cinsten oyun arkadaşları seçme, erkek çocukların kadınsı ya da aykırı giyim kuşamı yeğlemesi, kız çocuklarının sadece alışılagelmiş erkeksi giysiler giyme konusunda ısrarı şeklinde görülmektedir.

    Ergenlerde ve erişkinlerde, bu bozukluk, diğer cinsiyette olma isteğini dile getirme, diğer cinsiyetteymiş gibi gösterme, diğer cinsiyetteymiş gibi yaşamayı ve davranılmasını isteme ya da diğer cinsiyete özgü duygularının ve tepkilerinin olduğuna dair bir inanç tarzı şeklinde görülür. Genellikle fiziksel görünümlerini değiştir

     

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • Cumartesi, Mayıs 3, 2008 - *KONUŞMA BOZUKLUĞU:
  • Fonolojik Bozukluk (Artikülasyon Bozukluğu)

    Konuşma seslerinin yanlış çıkartılması ve dilde farklı bir anlam yaratan seslerin oluşturulmasında zorluğu içerir. Kişi, yaşına ve lehçesine uygun, gelişimsel olarak çıkartması beklenen sesleri çıkartamaz. Bu durum, okul ya da mesleki başarısını, toplumsal iletişimini bozmaktadır. Bozukluğun şiddeti, konuşmada küçük ve önemsiz aksaklıklardan tamamen anlaşılmayan bir konuşmaya kadar değişebilir.

    Söylenmesinde yanlışlıkların en sık yapıldığı sesler yaşla düzelmesi beklenen seslerdir (l,r,s,z,ş,ç). Aynı zamanda, heceler ve sözcükler içindeki seslerin sıralanma ve seçilme hatalarını (ör.sor yerine ros gibi ) da içerir.

    İşitme bozukluğu, konuşma organlarındaki bozukluklar (ör. yarık damak), nörolojik durumlar, zeka engeli ya da psikolojik sorunlar, artikülasyon bozukluğuna eşlik edebilir.

    6-7 yaşta % 2-3,17 yaşın üzerinde % 0.5 oranında ve erkeklerde daha sık görülmektedir.

    Yeni Yöntem

    Konuşma bozuklukları “Bio-feedback” yöntemi ile kişinin geri bildirimi alınarak beyin konuşma merkezinin yeniden yapılanması sağlanmaktadır. Son yıllarda Batı da yoğun olarak kullanılmaya başlayan bir yöntemdir.

    Kekemelik

    Konuşmanın akıcılığında duraklama, tekrar, uzatma ve çoğu kez bunlara eşlik eden tiklerle görülen konuşma ritminin aksamasıdır.

    Genellikle 2-7 yaş arasında ortaya çıkar, en çok 3-5 yaş arasında görülür. Erkek çocuklarda daha ağır seyreder. Kız-erkek oranı 1/5 tir. Yapılan araştırmalara göre kekemelik görülen kişilerin ailelerinde de kekemelik oranı yüksektir.

    Sorunu yaşayan kişi, konuşma oranını değiştirerek, toplum içinde konuşmaktan kaçınarak, bazı ses ve sözcükleri engelleyerek kekemeliği yenmeye çalışır. Gerginlik ve kaygı kekemeliği artırır. Kekemelik başladıktan sonra; tırnak yeme, tikler, gece-gündüz işemeleri, korkular, obsesif davranışlar, hırçınlık gibi ek belirtilerde görülebilir.

    Afazi, çocuk beyin felci, dikkat eksikliği /hiperaktivite bozukluğu, öğrenme güçlüklerinde de konuşma ile ilgili bozukluklar görülmektedir.

    Afazi

    Afazi, önceden konuşması normal olarak ortaya çıkan kişilerde geçirilmiş beyin hastalığına bağlı olarak ortaya çıkan bir dil bozukluğu olup, sadece konuşmayı etkilemez. Aynı zamanda anlama, okuma ve yazmayı da etkiler. Ve diğer konuşma bozukluklarından bu farkı nedeniyle, afazilerde sadece konuşma rehabilitasyonu yapmak yeterli değildir. Merkezimizde anlama, okuma ve yazmayı da geliştirici özel yöntemler uygulanır.

    TANI PROTOKOLÜ :

    Nöropsikiyatrik İnceleme

    Görüntüleme yöntemleri (Beyin tomografisi ve MR)

    Bilgisayarlı EEG / Beyin haritalaması

    Schuhfried Tanı Testleri (Nöropsikolojik tarama)

    Kişilik Analizi

    TEDAVİ PROTOKOLÜ :

    Nöropsikiyatrik Tedavi

    Konuşma Terapisi

    Aile Danışmanlığı

    Okul Danışmanlığı

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • Cumartesi, Mayıs 3, 2008 - *ÇALMA:
  •                          

     

     

    Çocuklarda görülen çalma davranışı anne babayı endişeye düşüren bir durumdur. Ancak bu çalma davranışı çocukta bir uyum ve davranış sorunun habercisi olabilir.  

    Okul öncesi dönemde, genellikle 7-8 yaşlarına kadar görülen izinsiz eşya alma davranışı, bir uyum ve davranış bozukluğu olan 'çalma davranışı' olarak kabul edilmez. Bu dönemden önce, özellikle 3-6 yaşları arasında çocuklar gittikleri evlerde veya kreşte arkadaşlarında gördükleri objeleri ve oyuncakları almakta sakınca görmezler. Çocuğun bu davranışının altında yatan neden, beğendiği nesneyi yanında bulundurmaya çalışmaktan öte birşey değildir. Okul öncesi dönemde mülkiyet duygusu tam olarak gelişmediği için, çocuklar, başka birine ait bir eşyayı izinsiz olarak almanın kötü bir davranış olduğunu anlamakta güçlük çeker. Bu nedenle, çalma davranışının bir uyum ve davranış bozukluğu olarak ele alınabilmesi için çocuğun ilkokul çağına gelmiş olması gerekir.

    Çocuklarda bir uyum ve davranış bozukluğu olarak görülen çalma davranışının altında yatan sebepler aşağıdaki gibi özetlenebilir;

    1. Hatalı anne-baba tutumları
    - Aşırı disiplinli tutum
    - Kıyaslamacı tutum
    - Paraya aşırı düşkünlük veya cimrilik
    - Maddi cezalar verme
    - Gereksinimlerin giderilmemesi
    - Önceki çalma davranışının pekiştirilmesi

    Yukarıdaki başlıklarda görüldüğü gibi, anne-babaların aşırı disiplinli ve katı tutumları çocuklarda çalma davranışına neden olabilir. Çocuğun kardeşleriyle veya komşu, arkadaş ve akraba çocuklarıyla sıklıkla kıyaslandığı aile ortamları çalma davranışına zemin hazırlayabilir. Ailenin, çocuğun maddi ihtiyaçlarını karşılamayarak onu cezalandırması, ekonomik güçlükler nedeniyle çocuğun fiziksel ihtiyaçlarını giderememesi, anne-babanın paraya aşırı düşkünlüğü veya cimriliği, parayı çocuğa karşı bir tehdit aracı olarak kullanması gibi hatalı tutumlar da çalma davranışının ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

    2. Değersizlik duygusu ve öz-güven eksikliği
    Çocuğun kendini değersiz hissetmesi bu davranışı destekler. Kendini yetersiz hisseden çocuk değerli gördüğü eşyaları çalarak kendini değerli kılmaya çalışır. Yetersizlik duyguları taşıyan çocuğun anne-babasının aşırı koruyucu tutumu ve çocuğu sürekli kontrol etmeye çalışır tavırları çocuğun bu duygularını pekiştirir. Böylece, kendisine güvenilmediğini düşünen çocuk giderek öz-güvenini kaybetmeye başlar.

    3. Kıskançlık ve rekabet duyguları
    Kardeşlerini veya başka çocukları kıskanan çocuklar yaşadıkları rekabet duygusunu bastırabilmek için çalma davranışı gösterebilirler. Bu nedenle uyum bozukluğu geliştiren çocuklarda çalmak, kıskanılan veya rekabet edilen kişiden öç almak anlamına gelmektedir.

    4. Sevgisizlik ve ilgisizlik
    Fiziksel ve maddi ihtiyaçların giderilmemesi gibi, manevi ihtiyaçların giderilmemeside bu uyum bozukluğuna neden olabilmektedir. Yeterince sevilmediğini düşünen, duygusal anlamda yeterince ilgi görmeyen çocuk, başkalarına ait eşyaları çalarak elde edemediği sevgi açığını gidermeye çalışır. Bu sebeple,kimsesiz çocuklarda, sokak çocuklarında ve aileleri tarafından dışlanmış çocuklarda çalma davranışının görülme sıklığı fazladır.

    Çocuklarında çalma davranışı görülen anne-babaların, bu davranışın tedavi edilmesi ve ileride yeniden ortaya çıkmasının veya yerini başka bir davranış bozukluğuna bırakmasının önlenmesi için zaman kaybetmeden bir uzmana başvurmalarını öneriyoruz. Bir psikologla
    uzmanla birlikte yapılan çalışmalarda yukarıdaki sebeplerden hangilerinin bu davranışın gelişmesine yol açtığı tespit edilmeli ve bu nedenler ortadan kaldırılmalıdır. Davranışa neden olan faktörler kontrol altına alındığında davranışta hızla ortadan kalkacak ve yeni bağımsız sorunların oluşumu da engellenmiş olacaktır.

    Anne-babalar, bu sorun nedeniyle baş vurdukları uzman tarafından çocuklarına yaklaşımları konusunda da bilgilendirilmelidirler. Burada kısaca özetlemek gerekirse, çalma davranışı gösteren çocukların ailelerinin dikkat etmeleri gereken şeyler aşağıda sıralanmıştır;

    Yargılayıcı ve suçlayıcı tutumdan uzak durmak
    Aşağılayıcı, küçük düşürürücü ve ayıplayıcı tavır sergilememek
    Çocuğu deşifre etmek
    Bu davranışı nedeniyle çocuğa duyulan güvensizliği ifade etmek
    Cezalandırıcı ve yasaklayıcı tutumlar sergilemek
    Gurur kırıcı davranışlar sergilemek
    Şiddete başvurmak

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • Cumartesi, Mayıs 3, 2008 - *TİKLER:
  •                   

     

    Çocuğunda başlayan göz kırpma, burun çekme, boğazını temizleme gibi garip hareket ve ses çıkarmalar anne babaların kaygı duydukları durumlardan biridir. Yineleyici istem dışı, amaca yönelik olmayan, ancak baskılanabilen hareketler olarak tanımlayabileceğimiz bu durumları tik olarak adlandırıyoruz. Tikler sıklıkla çocuk ve ergenlerde görülmekte ve bu dönemde başlamaktadır. Çocuk ve Ergen Psikiyatrisine yapılan başvuruların önemli bir bölümü bu yakınmalardan kaynaklanmaktadır.

    Çoğu tikler, aralıkları kısa olan devreler şeklindedir. Göz kırpma, burun kıvırma, dudak oynatma ya da kaşları kaldırma gibi normal davranışın bazı bölümlerini taklit edebilirler. Tek tek ya da bir orkestra örüntüsü içinde birlikte olabilirler. Yoğunluk ve şiddetleri değişkendir. Bir çocukta birden fazla tik görülebilir. Bazen biri biter biri başlayabilir. Çocuklar tiklerini geçici bir süre istemli olarak engelleyebilirler. Bu yüzden başkalarının yanında görülmeyebilir. Zaman zaman sıklık ve şiddetleri değişebilir. Uykuda kaybolurlar, stresle artarlar. En fazla 6-7 yaş arasında görülürler . Çocuk ve gencin benlik saygısında, aile yaşantısında, sosyalleşmesinde, okul ya da iş başarısında güçlüklere neden olurlar.

    Tikler birçok şekillerde ortaya çıkmaktadır. Göz kırpma, baş sallama, omuz silkme, surat buruşturma ve öksürme gibi basit ve ani davranışlardan yüz hareketleri, ayağını yere vurma, koklama, kendine çeki düzen vermeye çalışır biçimde kol ve baş hareketleri gibi daha karmaşık, amaçlıymış gibi görünen davranışlara dek değişkenlik gösterebilir. Şiddetli durumlarda bu hareketler vurma kırma biçiminde kendini yaralayıcı davranışlar şeklinde olabilir. Bazen de başka birinin davranışlarını aynı şekilde taklit etme biçiminde ortaya çıkar. Bir de ses çıkarma şeklindeki tikler vardır. Bunlar boğaz temizleme şeklinde ses çıkarmadan, konu dışı belirli sözcükleri ya da deyişleri yineleme, sosyal yönden kabul edilebilir olmayan açık saçık sözcükler kullanma ya da küfür etme ve kişinin kendi söylediklerini yinelemesi ya da duyduğu son sesi, kelimeyi ya da cümleyi yinelemesi şeklinde görülebilir.

    On yaşından sonra çocuklar yaptıkları bu davranışların öncesinde gelen dürtüleri fark etmeye başlarlar. Dürtüler tiklerin çıktığı beden bölgesinde bir kaşıntı ya da gidişme hissi şeklinde bir algı olarak fark edilebilir. Bunlar tiklerin istenmeyen böyle bir uyaranı rahatlatmaya yönelik, istemli bir tepki olarak değerlendirilmelerine neden olur. Aslında pek çok ergen ve erişkin tiklerini istemli yönleriyle, bazen de hem istemli hem istemsiz yönleri ile tanımlamaktadırlar. Bu durumun tersine çoğu küçük çocuk, tiklerinden habersiz olup bunları istemsiz davranış ya da sesler olarak yaşamaktadır.

    Tikler arada bir ortaya çıkan  geçici ya da kalıcı durumlardır. Geçici olarak niteleyebileceğimiz tikler çeşitli beden bölgelerinde ortaya çıkan ve bir yıldan kısa bir sürede kaybolan tiklerdir. Bu tik bozuklukları çocuklar arasında oldukça yaygındır. Sağlıklı çocukların %12-14'ünde görülmektedir. Erkek çocuklarda kızlardan daha fazla görülmektedir. Şehirlerde yaşayan çocuklarda daha sık görülmektedir. Bu tikler 3-10 yaşları arasındadır. Eğer bir çocukta bu davranışlar bir yıldan fazla sürerse buna uzun süren tik bozukluğu ismi verilmektedir.

    Genellikle tiklerin beynin çalışması ile ilgili bir düzensizlikten ya da tümüyle ruhsal bir sorundan kaynaklandığı düşünülür. Ancak tiklerin ortaya çıkması için yetersiz biyolojik gelişme ve olumsuz çevre etkenlerinin bir araya gelmesi gerektiği üzerinde durulmaktadır. Tik belirtileri genellikle gerginlik veren bir olay sonrasında artar. Ailenin ya da öğretmenlerin isteyerek yapıyor şeklinde çocuğu yanlış anlamaları ya da belirtileri kısıtlamak için cezalandırma, utandırma gibi yollara başvurmaları belirtilerin şiddetlenmesine ve çocuğun gerginliğinin artmasına neden olmaktadır.

    Görüldüğü gibi anne babayı ve çocuğu kaygılandıran bu ses ve hareketler kişinin elinde olmadan ortaya çıkmakta ve sürmektedir. İlk ortaya çıktığı üç ya da beş yaşlarında çocuğun çevresindekileri taklit etmeye çalışmasının bir sonucu olarak öğrenme ile ilgilidir. Bir göz iltihabından sonra ya da bir üst solunum yolu hastalığından sonra kalan rahatsızlık hissi de böyle bir davranışı başlatabilmektedir. Bu yaşlarda ortaya çıkan, hatta ilkokul döneminde görülen tikler kendiliğinden geçebilmekte, çocuğun karşılaştığı stres durumlarında yeniden başlamaktadır.

    Böylesi durumlarda tiklerin yerleşmesinde anne baba ya da öğretmen gibi çocukların iletişimde olduğu kişilerin rolü önemlidir. Yetişkinler çocukta ortaya çıkan bu davranışlar nedeniyle kaygılanmakta ve çocuğun bu tür davranışlarını görebilmek için tüm davranışlarına dikkat etmeye başlamaktadırlar. Hatta sürekli uyararak çocuktan bu davranışlarını kontrol etmesini istemektedirler. Bu ise şu iki şekilde etkili olarak çocukta tiklerin yerleşmesine neden olacaktır. Birincisi çocuğa anne babanın kaygısı bulaşacak, çocuk bu davranışlarını kontrol etmeye çalışacak, sonuçta çocukta ortaya çıkan gerginlik ise tikleri doğuracaktır. İkinci durum ise yine gergin, çocuğuna ayıracak zamanı kısıtlı olan ve bu kısa süre içinde onun davranışlarını değiştirmeye çalışan anne babaların tutumudur. Burada çocuk anne babanın azalan ilgisini bu belirti ile üzerinde tutmaya çalışır. Çünkü anne baba bu davranışları sergilediğinde ona zaman ayırmakta ve ilgilenmektedirler. Bu yüzden tik sorunu ile bize başvuran anne baba ve çocuğun tedavisinde öncelikle eğitimsel ve destekleyici yaklaşımlar ve gerektiğinde ilaç tedavisi önermekteyiz. Bu tedavi şekli ailenin ilişkilerini ve beklentilerini düzenlemede olumlu etkiye sahiptir.

    Özellikle aile ve çevresi çocuk ve ergendeki bu davranışları istemli ve kendilerini kızdırmak amacıyla yaptığı şeklinde yanlış olarak değerlendirmektedirler. Bu nedenle tikleri söndürme ve yok etmede aile ve öğretmen ile yapılan işbirliği büyük ölçüde yarar sağlar. Öğretmenin bilgilendirilmesiyle sınıfta çocuk için daha olumlu ve destekleyici bir çevre sağlanabilir. Tersine çocuğun tikleri nedeniyle sürekli azarlanması ciddi zararlar verebilir. Çocuk otorite figürlerine olumsuz tavırlar geliştirebilir. Okula devam etmek istemeyebilir. Öğretmenin tik davranışlarına olumlu yaklaşması çok önemlidir.

    Anne baba çocuğun karşısında yer alarak, sürekli onu davranışları ile eleştirmek yerine çocuğu anlamalıdır. Bu davranışlarının onun elinde olmadan ortaya çıktığını belirterek gerginliğini azaltmalı, çocuğa kaygısı bulaştırmamalıdır. Eğer çocuk tikleri ev dışı ortamlarda sergilemiyor, belirli durumlarda gösteriyorsa; tiklerin ortaya çıktığı durumların değerlendirilmesi gerekecektir. Bu durumlar gerginliğin arttığı, çocuğu huzursuz eden ya da yoğun ilginin gösterildiği durumlar mıdır? Ancak son durumda ilgi çekmek amacıyla yapıldığı düşünülerek çocuğa tümüyle kayıtsız kalmamak gerekmektedir. Burada da anne babanın birlikte geçirilecek kaliteli bir zaman ayırması tik belirtilerini söndürecektir.

    Burada sayılan olumlu tutumlar tiklerin hemen tamamının yerleşmeden sönmesini ve bitmesini sağlayabilecektir. Tiklerin bir kısmı ise burada belirtilen olumsuz tutumlar ile ya da çocuk ve ergenin önerilen söndürme çabalarına karşın yerleşmekte ve uzun süre devam etmektedir. Çocuğu ve çevresini rahatsız eden tikler zaman zaman yeniden ortaya çıkıyor ve bu süre bir yılı aşıyorsa ilaç tedavilerinin bu çabaya eklenmesi önerilmektedir.

    Anne baba ve öğretmenler çocuklarda ortaya çıkan tik bozukluklarında başlangıçta ya da burada önerilen çabalarının fayda etmediği durumlarda bir Çocuk ve Ergen Psikiyatri uzmanına başvurarak gerekli beceri ve desteği alabileceklerdir.

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • Cumartesi, Mayıs 3, 2008 - *YALAN SÖYLEME:
  •                               

     

    Yalan söyleme de, çalma gibi bir uyum ve davranış bozukluğudur. Çocuklarda 6-7 yaşlarına kadar görülen abartılı söylemler ve hayallerle ilgili ifadeler gerçeğin tam olarak çarpıtılması anlamına gelen yalanla karıştırılmamalıdır. Çocuklar 6-7 yaş dönemine kadar hayali arkadaşlarıyla aralarında geçen diyaloglardan söz edebilir veya izledikleri bir olayı kendi algıladıkları biçimde süsleyerek veya biraz abartarak anlatabilirler. Çoçuğun bu tip davranışları bir uyum davranış bozukluğu olan yalanla karıştırılmamalıdır.

    Çocuklar hiç bir sebep yokken yalana başvurmazlar. Hiç bir çocuk doğuştan yalana eğilimli değildir. Çocukları mutlaka yalan söylemeye iten ailesel, çevresel veya toplumsal bir faktör vardır. Aile içinde veya çevrede çok sık yalan söyleniyor olması çoçuğun da yalan söyleme davranışını taklit etmesine ve yalan söyleyen kişileri model almasına neden olur. Çocuklarda bir uyum ve davranış bozukluğu olarak görülen yalan söyleme davranışının altında yatan sebepler aşağıdaki gibi özetlenebilir;

    §                               Sevgi ve şefkat eksikliği

    §                               İlgi eksikliği

    §                               Değersizlik ve onaylanma gereksinimi

    §                               Aileden taktir görememe ve yetersiz ödüllendirilme

    §                               Aşırı takdir ve aşırı ödüllendirilme

    §                               Aşırı cezalandırıcı tutuma maruz kalma

    §                               Kıyaslamacı tutuma maruz kalma

    §                               Küçümseyici ve aşağılayıcı tutuma maruz kalma

    §                               Korku ve kaygılar

    Çocuklar aileleri tarafından yeterince sevilmediklerini ve kendilerine yeterli ilgi gösterilmediğini hissederlerse bu açığı kapatmak için yalan söyleyebilirler. Boğazı ağrımadığı halde yutkunamadığını söyleyen bir çocuk ve ya gözünden yaş gelmeden canının yandığını söyleyerek ağlama taklidi yapan bir çocuk buna örnek olarak gösterilebilir. Kendini değersiz hisseden bir çocuk çevresindekiler tarafından değerli algılanma ve onaylanma ihtiyacıyla sahip olmadığı bir şeye sahip olduğunu veya yapmadığı bir şeyi yaptığını ifade edebilir. Örneğin gerçekte sahip olmadığı halde yüzlerce arabası olduğunu, babasının çok zengin olduğunu söyleyen bir çocuk veya öğretmeninden aferin almadığı halde öğretmeninin kedisine aferi dediğini söyleyen bir çocuk bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Erken çocukluk döneminde her yaptığı olumlu davranışı ödüllendirilen bir çocuk veya tam tersine hiç bir davranışı ödüllendirilmeyen bir çocuk da yalan söyleme gereksinimi duyabilir. Ailesinden hiç göremediği takdiri görebilmek ya da sürekli hale gelmiş takdiri devamlı kılabilmek amacıyla kendini elde etmediği bir başarıyı elde etmiş gibi gösterebilir. Anne babaların aşırı cezalandırıcı, kıyaslamacı, küçümseyici ve aşağılayıcı tutumları çocuklarda yalan söyleme davranışına neden olabilir. Çocuk, kardeşleriyle ve ya başka çocuklarla sıklıkla kıyaslanıyorsa ailenin onayladığı çocuğa benzemek amacıyla yalana başvurabilir. Benzer bir gereksinimle ailesi tarafından aşağılanmamak ve cezaladırılmamak için yapmadığı davranışları yapmış gibi ya da yaptığı davranışları yapmamış gibi ailesine aktarabilir. Çocuklar kaygılandıkları bir durumdan kaçmak için de yalana başvurabilirler. Okuldan korktuğu için karnının ağrıdığını söyleyen ve okula gidemeyen bir çocuk ve ya okulda yemek yemek istemediği için parasını çaldırdığını söyleyen bir çocuk bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Bu örneklerde eğer aile çocuğuyla rahat ve sağlıklı bir iletişim kurabilse, çocuk üzerinde baskıcı, aşırı disiplinli bir tutum sergilemesse çocuk ailesine gerçeği söylemekten çekinmez.

    Aileler çocuklarına karşı baskıcı, aşırı disiplinli, cezalandırıcı tutumlardan kaçınarak, çocuklarının eksik yönlerinden ziyade olumlu yönlerini de ön plana çıkararak ve çocuklarını korkutan, kaygılandıran durumlar konusunda daha bilinçli davranarak çocuklarını yalan söyleme davranışından uzak tutabilirler.

    Çocukları yalan söyleyen ailelerin bu davranışı nedeniyle çocuklarını cezalandırmaları sergileyebilineçek en hatalı tutum olur. Böyle davranan bir aile çocuğunu daha çok yalana ve yeni davranış bozukluklarına iter. Bunun yerine, aile çocuğun neden yalan söylediğini araştırmalı ve bu sebepleri çocukla birlikte ortadan kaldırmaya çalışmalıdır. Bazı durumlarda sorun çok ilerlemiş, bu nedenle çözümsüzmüş gibi görünebilir. Böyle bir durumda aile bir psikologdan yardım almaktan çekinmemelidir. Bir uzman yardımıyla bu davranışın altında yatan etmenler tespit edilerek ortada kaldırılmalı ve çocuğa daha sağlıklı davranışlar kazandırılmalıdır.

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • Cumartesi, Mayıs 3, 2008 - *ALT ISLATMA:
  •                                        

     

    Çocuklar genellikle 18-24 aylar arası tuvalet eğitimi almaya hazırdır. Gelişimi normal olan çocukların bir çoğu 2-3 yaş döneminde tuvalet gereksinimini haber verir, ancak bu yaşlarda organları üzerinde tam kontrol sağlayamadıkları için zaman zaman altlarını ıslatabilirler. Bu nedenle, 4 yaşına kadar arada sırada görülen altını ıslatma davranışı normal karşılanabilir. Çocuğun gelişimi normalse, tuvalet eğitimini normal dönemde aldıysa ve 4 yaşında olmasına rağmen gece veya gündüz altına kaçırma davranışı zaman zaman da olsa devam ediyorsa, çocuğun duygusal bir sorunu var demektir. Bu nedenle, anne-babaların kritik yaşlarda ortaya çıkan bu davranışı çok iyi takip etmeleri gerekir. Aileler genellikle 'normal kabul edilen alt ıslatma davranışı' ile 'uyum bozukluğu olarak kabul edilen alt ıslatma davranışı' arasında ayırım yapmanın zor olduğunu ifade eder. Anne-babalar aşağıdaki kriterleri göz önünde bulundurarak bu ayırımı daha kolay yapabilirler. Aşağıdaki kriterler karşılanıyorsa, çocuğun, 'alt ıslatma' davranışı, bir uyum ve davranış bozukluğu olarak kabul edilmeli ve bir uzmandan yardım alınmalıdır; çocuğun,
    - fiziksel, hareket, dil ve zeka gelişimi normalse,
    - tuvalet eğitimini aldıysa,
    - 4 yaşındaysa,
    - aralıkla da olsa gece ve/veya gündüz altına kaçırma davranışı varsa, alt ıslatma davranışı psikolojik bir soruna işaret ediyor demektir.

    Alt ıslatma davranışı her zaman psikolojik bir sorundan kaynaklanmayabilir; organik bir bozukluk olup olmadığı mutlaka saptanmalıdır. Bunun dışında ateşli hastalıklar ve idrar yolu enfeksiyonları da altını ıslatma davranışına yol açabilir; bu durumlarda ortaya çıkan altını ıslatma davranışı kısa süreli ve geçicidir.

    Bazı anne-babalar çocuklarının bilinçli olarak altlarını ıslattıklarını düşünebilir. Bu nedenle çocuklarını yargılayan, suçlayan, hatta cezalandıran aileler vardır. Oysa, çocukların büyük bir çoğunluğu, bilinçli olarak altlarını ıslatmazlar. Bilinçli olarak ıslatsalar bile, çevrelerine bir mesaj vermek için, yani rahatsız oldukları durumları ifade etmek için bunu yaparlar. Her iki durumda da ailelerin, cezadan ve suçlayıcı tavırlardan uzak durmaları gerekir. Bu tip baskıcı tutumlar sorunu artırmaktan başka bir işe yaramaz. Çoğunluğu bilinçsizce ortaya çıkan bu davranışı anlamak için alta kaçırma davranışının nasıl oluştuğunu bilmek gerekir; vücudumuzdaki kasların bir kısmını kendi irademizle denetleyebiliriz, ancak bir kısmı irademiz dışında hareket eder. Herhangi bir duygusal sorun yaşadığımızda, kaygı, korku veya gerginlikle idrar torbasını meydana getiren kaslar da vücudumuzdaki diğer organların kasları gibi harekete geçebilir. Tuvalet eğitimini yeni almış çocuklar bu organın kasları üzerinde yeterince kontrol sağlayamadıkları için altlarına kaçırırlar. Çocuklarda 'alt ıslatma' davranışının geceleri daha çok görülme sebebi de, çocukların bu kasları gece daha zor kontrol edebilmeleridir.

    Birçok uyum ve davranış bozukluğunda olduğu gibi 'altını ıslatma' davranışı da sorunu gidermeye çalışan anne-babaların yanlış tutumları nedeniyle,
    - tırmanarak artabilir,
    - tırnak yeme, dikkat dağınıklığı, kıskançlık gibi yeni uyum ve davranış bozukluklarının ortaya çıkmasına neden olabilir,
    - öz-güven eksikliği, içe kapanıklık, aşırı kaygılı olma gibi sorunların ortaya çıkmasına katkıda bulunarak kişilik gelişimini olumsuz etkileyebilir.

    'Alt ıslatma sorunu' olan çocukların anne-babaları aşağıdaki konularda dikkatli davranarak, sorunun artmasını ve yeni sorunlara sebebiyet vermesini engelleyebilirler. Sorunun çözümü için; temelinde neler yattığını bulmak ve sebepleri ortadan kaldırmak için ise mutlaka profesyonel yardım almaları gerekir. Lütfen, 4 yaşından sonra devam eden alt ıslatma davranışını önemseyin ve çevrenizden önerilen yöntemler ve kulaktan dolma bilgilerle hareket etmek yerine bir psikoloğa başvurun. Her çocuğun altını ıslatma davranışının altında yatan sebepler farklıdır ve bu sebepler ancak titizlikle çalışılarak ortaya çıkarılabilir. Alt ıslatma davranışının çok yaygın bir sorun olması, geçici ve önemsiz olduğu anlamına gelmez, aksine ileriki yaşlarda okul başarısızlığından, içe kapanıklığa kadar pek çok önemli soruna neden olabilimektedir. Ailelerin altını ıslatma davranışı olan çocuklarla ilgili dikkat etmesi gereken konular ve kaçınmaları gereken tutumlar aşağıda özetlenmiştir;

    - sorunu çözmek için baskıcı ve aşırı disiplinli tutumlardan,
    - çocuğun bu durumunu kardeşleri dahil başkalarıyla onun yanında paylaşmaktan,
    - alaycı ve küçümseyici tavırlardan,
    - altını ıslatma davranışı için çocuğu cezalandırmaktan,
    - bu davranışın ortadan kalktığı durumlarda çocuğu ödüllendirmekten
    *
    .
    - bu davranış nedeniyle ortaya çıkan sorunlardan (çamaşır vb.) şikayet etmekten,
    - bu davranışı olmayan çocuklarla çocuğu kıyaslamaktan,
    - altını ıslatmasını bahane ederek çocuğun taleplerini reddederek yiyecek ve içeceklerine sürekli kısıtlamalar getirmekten ve
    *

    - tuvalete tutmak için çocuğun gece uykusunu çok sık bölmekten kaçınmaları gerekmektedir.

      Ödüllendirme, gece tuvalete tutma ve içecek kısıtlaması, 'alt ıslatma davranışının' bir uyum ve davranış bozukluğu olarak kabul edilmediği durumlarda, bazı uzmanlar tarafından belirli bir süre uygulanmak koşuluyla, önerilebilmektedir. Bu yöntemler, 'alt ıslatma davranışının' bir uyum ve davranış bozukluğu olarak kabul edildiği durumlarda, çok nadiren bazı çocuklarda davranışı unutturmakta işe yarayabilir, ancak sorunu çözmekten çok baskıladığı (unutturduğu) için sağlıklı ve kalıcı bir çözüm yaratamamaktadır. Bu durumlarda, sorunun sebebi ortadan kalkmadığı için, sorun ya bir süre sonra yinelenmekte veya kendini yeni bir soruna bırakmaktadır.

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • Cumartesi, Mayıs 3, 2008 - *İNTERNET BAĞIMLILIĞI:
  •  

    İnternet,bir bilgi paylaşım ağıdır.Bu ağ hemen herkes tarafından kullanılmakta ve kullanıcılar için sınırsız bir erişim mümkün olmaktadır.Her tür bilgiye anında ulaşılabilmektdir.Ancak,internet kullanımının giderek artması,sınırsız,denetimsiz ve yasaksız her tür bilgiye veya kişilere erişim kolaylığı,çok olumlu gelişmelerin yanında bazı önemli ama olumsuz neticelerin doğmasına da sebep olabilmektedir.

    Ülkemizde sosyal hayatı etkilemeye başlayan internetin,başta çocuklar ve gençler olmak üzere nüfusun büyük çoğunluğunu etkisi altına aldığı görülmektedir.Aileler,genç ve çocuklarının daha iyi yetişmesi adına bilgisayar ve internet kullanımını eğitim amaçlı desteklemektedir.Fakat,ailelerin bir çoğunun kontrolsüz bilgisayar ve internet kullanımı konusunda yeterince bilinçli olmadıkları görülmektedir.Ebeveynler internetin çocukları için yeni eğitim fırsatları sunan heyecan verici bir dünya olduklarını düşündükleri için ilk başta evde internet bağlantısı olmasına sıcak bakmışlardır.Ancak çoğu ebeveyn,çocuklarının interneti ev ödevleri veya araştırma için değil arkadaşlarıyla anlık ileti gönderip almak,çevrimiçi oyunlar oynamak ya da sohbet odalarında yabancılarla konuşmak için kullandıklarını görmüşlerdir.Bilgi teknolojilerini doğru kullanmaya henüz hazır olmayan çocuklar,karşılaştıkları bilgileri nasıl değerlendireceklerini bilememektedir.Bu durum onların duygu,bilinç ve davranış düzeyinde olumsuz etkiler yapmaktadır.Bilgisayar oyunu,internet gezintileri çocukları,gençleri sosyal hayattan giderek uzaklaştırmaktadır.Evinde kendine ait bilgisayarı olup ta bütün gününü ekran başında geçiren gençler kolay arkadaş edinememektedir.Zamanla asosyal ve problemli bireyler haline gelebilmektedirler.İnternetin sosyal yönden oluşturduğu olumsuzluklar neticesinde toplumdan kişinin yalıtılması,yalnızlık hissi,yakın arkadaş ve akraba ilişkilerinde azalma ve depresyon gibi bazı sonuçlara sebep olduğu araştırmalarla belirlenmiştir.Dolayısıyla bu konuda ailenin denetim ve takibi çok önemli olmaktadır.

    İNTERNET BAĞIMLILIĞININ NEDENLERİ NELERDİR?

    Bağımlılığı oluşturan;bilgisayar,internet ve sanal dünyanın karşı konulmaz çekiciliğidir.Sosyal bağların azalmasıyla birlikte insanlar iletişimi internet üzerinden kurmaya çalışmakta,sınır tanımadan,özgürce düşüncelerini,duygularını ifade etmekte,kendilerinde göstermek istedikleri özellikleri abartarak gösterebilmektedir.İnternette istenilen her an bütün bilgilere,kişilere,oyunlara sınır ve yasak tanımadan kolay ulaşılması,her tür alışverişin internet üzerinden yapılması interneti çekici kılan özelliklerden bazılarıdır.

    İnternetin eğlence amacıyla kullanımında önemli risk faktörlerinden birisi de pornografik materyallere sınırsız ve denetimsiz ulaşımın mümkün olmasıdır.Erken yaşlarda pornografik görüntülere maruz kalmak,çocukların duygusal ve cinsel gelişimini olumsuz yönde etkileyebilir.Kontrolsüz bir şekilde internette dolaşan çocuğun karşısına pornografi yanında uyuşturucu,alkol,hırsızlık,kumar,sapkın inanışlar veya yasadışı örgütlere ait siteler çıkabilmektedir.Özellikle 16 yaşın altındaki çocuklar henüz olgunlaşmadıkları için kolay etkilenebilmektedirler.

    Uzmanlar,bilgisayarın insan vücuduna fiziksel ve psikolojik ne tür olumsuz etkiler yaptığının halen araştırma konusu olduğunu belirtmekle birlikte,uzun süre bilgisayar karşısında zaman geçirmenin özellikle gelişim çağındaki çocuklarda duruş ve oturuş pozisyonlarına bağlı olarak iskelet-kas sisteminde hasarlara,görme problemlerine,elektromanyetik radyasyon problemlerine,yaratıcı ve zihinsel gelişim risklerine,dil becerilerinde gerilemeye,okumaya dayalı akademik başarıda düşmeye neden olabildiğini belirtmektedirler.(Arş.Gör.Nursel YALÇIN Gazi Üni).Bu durumda ailenin denetimi çok önemli olmaktadır.Çocuklara doğru kuralları öğretmek başta anne-babaya düşmektedir.

    ANNE-BABALARIN ALACAĞI ÖNLEMLER

    -Çocuklarıyla birlikte internet kullanım saatleri,girilecek siteler listesi oluşturmak,

    -Bilgisayarı açık bir alanda,çocukların yatak odalarının dışında tutmak

    -Çocuklarla çevrimiçi arkadaşları ve etkinlikleri hakkında konuşmak,

    -Tanımadıkları kişilere mail adresi,sohbet odası.. adresi vermemeleri konusunda uyarmak,

    -İnternet filtrelerini araştırmak,

    -Çocuklarının hangi sohbet odalarını ziyaret ettiğini ve çevrimiçi ortamda kimlerle konuştuğunu öğrenmek.Onları izlenen sohbet odalarını kullanmaya teşvik etmek,genel sohbet odalarında kalmalarını sağlamak,

    -Çevrimiçi ortamda edindikleri arkadaşlarla asla gerçek yaşamda buluşmayı kabul etmemelerini sağlamak,

    -Anlık iletilerde,kayıt formu ya da çevrimiçi yarışmalara girmek için izniniz olmaksızın asla kişisel bilgi vermemeleri gerektiğini öğretmek,

    -İzniniz olmaksızın program,dosya ya da müzik yüklememeyi öğretmek,

    -Çocuklarla pornografi hakkında konuşmak ve onları sağlık ve cinsellikle ilgili bilgilendirmek,

    -Çocukların sık ziyaret ettiği Web sitelerini öğrenmek,saldırgan içerik taşıyan siteleri ziyaret etmemelerini,kişisel bilgi ve fotoğraflarını kimseye iletmemelerini sağlamak,

    -Çocuklara sorumlu ahlaki çevrimiçi davranışları öğretmek.İnterneti dedikodu yaymak,tacizde bulunmak ya da tehdit amaçlı kullanmamalarını anlatmak.

    -Bilgisayar oyunları çocuğun yaramazlık yapmaması,kendilerini rahatsız etmemesi amaçlı kullandırılmamalıdır.Bilgisayar oyunları çocuk bakıcısı değildir.

    -Çocuğa boş zaman etkinlikleri kazandırılmalı,arkadaşlarıyla yüz yüze görüşmeye teşvik edilmeli, spora yönlendirilmelidir.

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • Cumartesi, Mayıs 3, 2008 - *BOŞANMA SONRASI ÇOCUK PROBLEMLERİ:
  •                                   

     

    Anne ve babasının ayrılması elbette çocukları birinci dereceden etkiliyor; peki çocukların yaşlarına göre ideal bir boşanma zamanı belirlemek mümkün mü?

    Uzun zamandır devam eden uykusuz geceler ve saatlerce süren tartışmalar artık bir gerçeği açık etmişti: çocukları dışında onları bağlayan bir şey kalmamıştı. Her ne kadar bir müddet susarak problemleri çocuklarından gizlemeyi başarmışlardıysa da akşam yemeklerinde yüz ifadelerinde belirginleşen zoraki gülümseme çoktan onların da dikkatini çekmişti.

    Boşanmaya doğru giden evliliklerde ebeveynler çoğu kez çocuklarıyla ilgili korku, şüphe ve suçluluk duygusu arasında gidip gelen karmaşık bir ruh haline bürünürler: Acaba kutsal aile yapısını bir şekilde korumak mı daha iyi olur yoksa medenice (!) artık hiçbir anlamı kalmamış bu ilişkiye bir nokta koymak mı? Sadece kendi rahat ve huzurumu düşünmem çok mu bencil olur acaba? Bu şekilde yaşayarak mı çocuklarımıza daha çok zarar veriyoruz, yoksa ayrılırsak mı daha kötü olur? Zihinlerini meşgul eden bu ve benzeri sayısız soru onları bir süredir epeyce hırpalamıştır.

    Sosyal bilimciler bu soruların cevabını araştıradursun, anne ve babası ayrılan çocukların büyük bir travma ile karşı karşıya kaldıkları ve hayatlarının bundan sonraki önemli bir kısmını ilave zorluklarla yaşayacakları tartışmasız bir gerçektir. Virginia Üniversitesi Psikoloji bölümünün yapmış olduğu bir araştırma çocukların özellikle boşanmadan hemen sonraki zaman diliminde bundan çok ağır şekilde etkilendiğini, ilk çözülmelerin ancak ortalama 2 yıl kadar sonra başladığını ve nispeten normale geçişin ilk olarak ancak 6 yıl sonra görülebildiğini ortaya koymuştur. Yıllar sonra yaşadıkları bu travmanın etkisini tamamen üzerlerinden atıp kariyer yapmayı başaran çocuklar bulunduğu gibi, hayatlarının geri kalan bölümünde hep bu ezikliği birlikte taşıyanlar da mevcutmuş. Bir şekilde sıkıntıları aşarak normal hayata geçiş yapmayı başaranlarda dikkat çeken bir nokta ise bunların genel olarak emosyonlarını (heyecanlarını) kontrol etmeyi ve değişik olaylarla karşılaştıklarında kendilerini başka insanların yerine koymayı (empati) oldukça iyi başaran kişilik yapılarıdır.

       Boşanmadan sonra paylaşılan sorumluluk

    Elbette boşanma çocuklarla birlikte tüm aile fertlerine acı veren bir olaydır çoğu kez. Ancak çocukların bundan en çok etkilendiği yine de tartışılmaz. Şayet boşanma kaçınılmaz bir son olarak görünüyorsa, çocukların yaşayacağı sarsıntıyı en aza indirmek ve özellikle ilk yıllardaki sıkıntılarını daha kolay atlatmalarını sağlayabilmek için ise anne ve baba ayrıldıktan sonra da el ele verip gayret göstermelidir. En iyisi çocuğa karşı sorumlulukları paylaşarak yaşamlarına devam etmeleridir. Sözgelimi baba, her ne kadar artık evde yaşamıyorsa da, yine de her sabah oğlunu/kızını kapının önünden alıp kreşine kadar bırakabilir. Bu tarz davranış çocuğun zihninde oluşan bulanık ve sallantılı görüntüyü biraz olsun düzeltmeye yardımcı olabilir. Bunun yanında, çocuk her kimin yanında yaşıyorsa yaşasın, her iki ebeveyn ile de sık sık bir araya gelmesı sağlanmalıdır. Bunun için, artık zaten araları iyi olmayan ve belki de birbirlerini göresi bile kalmamış ebeveynlerin bir araya gelmesi zorunlu olmayıp, çocuğun iyi bir sıralama ve plan çerçevesinde birkaç saatliğine de olsa normalde yanında yaşamadığı anne ya da babasıyla sık aralarla birlikte vakit geçirmesi gereklidir.

    Çocuğun yaşı ne ölçüde etkili? Korkudan nefrete kadar uzanan bir duygu karmaşası

    Araştırmalar farklı yaş gruplarındaki çocukların boşanmaya farklı tepki verdiklerini göstermiştir. Değişik yaş gruplarına göre anne babası boşanan çocukların davranış profilini özetleyecek olursak:

    0-2 YAŞ

    Henüz birçok şeyin farkında olmadığı zannıyla bebeklik çağındaki çocukların boşanmadan en az etkileneceği düşüncesi yanlıştır. Bu yaştaki çocuklarda boşanma sonrası belirgin davranış değişiklikleri gözlenmiştir. Daha çok ağlama ve ağlama nöbetleri, uyku ve beslenme bozuklukları, oyuncaklara karşı ilgisini kaybetme gibi davranışlar en çok göze çarpanlar. Dolayısıyla bu yaşta dahi boşanma sonrası ayrılan eşler sorumluluk paylaşımı ve çocukla bir araya gelme planlamasını iyi yapmalıdır. Bu sırada çocuğun yanında ise asla kavga ve tartışma ortamına girmemelidir.

    3-6 YAŞ

    Okul öncesi çağındaki çocuklar belki de boşanmadan en ağır etkilenenler olarak görülebilir. Çocuklar bu yaşlarda kendilerini hayatın dolayısıyla ailenin odak noktası olarak görür. Bu düşünce onları olası bir boşanmadan sorumlu oldukları zannıyla suçluluk duygusuna iter. Çocuk aklıyla ben akıllı durmadığım için anne ve babam kavga ediyor, bunun için ayrıldılar tarzında düşüncelere boğulabilirler. Sonuçta yeniden yatağını ıslatmaya başlatma, parmak emme, yatmak için çoktan rafa kalkmış pelüş hayvanını ortaya çıkarma sıklıkla görülen sorunlardır. Bu davranışlar çocuğun ne ölçüde korunmasız ve yardıma muhtaçlık duygusu içinde kıvrandığını gösterir.

    7-12 YAŞ

    Bu yaştaki çocuklar her ne kadar kendilerine sunulan boşanma sebeplerine anlayışlı davranıyormuş gibi görünse de aslında yoğun bir kaybetme duygusu içine bürünürler. Bununla birlikte bu yaştaki çocuklar küçük yaştakilerin aksine suçu kendi üzerlerine almaz ve anne-babalarını suçlarlar. Büyüklerine öfke duyar, hayal kırıklığı yaşar ve kendilerini reddedilmiş olarak görürler. Yer yer anne ya da babadan birinin tarafını tutmak zorunda oldukları düşüncesiyle diğer tarafa düşmanlık besleme gibi davranışlar da ortaya çıkabilir. Hemen hepsi boşanmayı takiben okulda sıkıntı yaşar ve ders başarıları azalır.

    Bu yaştaki çocuklara boşanma ile ilgili sebepleri yalansız olarak aktarmak en iyisidir. Onlara çocuk muamelesi yapmak yerine bir yetişkin gibi davranmalıdır. Ayrıca çoğu çocuk aile içinde cereyan eden bu durumu arkadaşlarından ve öğretmeninden gizleme eğiliminde olduğu için, okulda ortaya çıkabilecek problemlerin biraz olsun önüne geçebilmek için öğretmenine mutlaka bilgi verilmelidir.

    13-18 YAŞ

    Bu da yine yanlış olarak boşanmanın en az etkili olabileceği düşünülen bir yaş grubudur. Oysa ki bu yaşlarda zaten ergenlik çağının problemlerini üzerinde taşıyan çocuk anne babasının boşanması ilave bir stres faktörü ile karşı karşıya kalmış olacaktır. İlk tepkileri genellikle anne ve babalarına daha mesafeli davranmaya başlamaları, ebeveynlerinden çocuk kendi arkadaşları ile vakit geçirmeleri ve aile içerisinde yaşanan bu olaydan dolayı çevrelerine karşı utanç duyusu beslemeleridir.

    Kız çocuklar genellikle erkeklerden biraz daha hassas tepki verir. Anne-babasına karşı ortaya çıkan güven kaybı nedeniyle karşı cinse karşı ilginin artması ve bir koruyucu erkek arkadaşına sonucunda erken yaşta cinsel tecrübe yaşaması olası sonuçlardır. Erkekler ise daha agresif tepki verir. Dikkat edilmesi gereken ve beklenebilecek en önemli sonuç küçük yaşlarda suç işlemeye meyil ile ıslahevlerinin yolunu tutmalarıdır. Hem kız hem erkeklerde ilaç bağımlılığına adım atma ve kendine zarar verme gibi daha ileri problemler de hesaba katılmalıdır.

    Görüldüğü gibi çocuklu ailelerde boşanmanın çocuklara göre ideal yaşını bulmak hemen hemen imkânsızdır. Anne ve babanın ayrılması her yaş grubundaki çocuğa oldukça ağır olabilen problemleri de beraberinde getirecektir. Çünkü kutsal ve sağlıklı aile rüyası bebeklikten ergenlik çağına kadar her çocuk için aynıdır.

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • Cumartesi, Mayıs 3, 2008 - *DERS BAŞARISIZLIĞI:
  •  

    Ders başarısına etki eden birçok durum vardır. Ders başarısızlığı çocukların normal sosyal ve psikolojik durumunu etkiler. Bu durumda aile ile ilişkilerinde bozulması söz konusu olabilir.

    Ders başarısına en büyük etken çocuğun zekâ kapasitesidir. Bu durum çocuğun okuduğunu, anlatılanı ve aktarılan bilgileri kolay kavramasına ve akılda tutmasını kolaylaştırır. Zekânın belli bir seviyeye gelmesini daha çok doğumsal özellikler ve çevre şartları belirler. Belli bir zekâ kapasitesi olmasına rağmen ders başarısızlığı olan çocuklarda aşağıdaki nedenleri aramak yerinde olur.

    Ders başarısızlığının en büyük nedeni, çocukların belli bir sorumluluk içerisinde kendilerini hissedip, okul sonrası gerekli ders çalışma saatlerini düzenlemeleri ile kendini gösteren durumdur. Bu durumda öğretmen ve aileye çok büyük bir iş düşmekte uygun ve dengeli yaklaşımlar ile çocukların bu yöndeki eksikliklerini işbirliği içinde kapatmaları gerekir. Yanlış tutumlar çocukların bu sıkıntısını pekiştirir. Bu durumda öğretmen aile işbirliğinin olumlu etkisi büyüktür.

    Eğitimde fırsat eşitliği önemli bir konudur. Çocuğun gittiği okulun genel durumu, öğretmeninin özellikleri, sınıfın özellikleri, verilen eğitimin kalitesi, bu eğitime ek olarak sağlanan imkânlar çocukların ders başarısını direk olarak etkiler. Bütün bu noktalarda belirgin problem olmamasına rağmen çocukta görülen ders başarısızlığında özel öğrenme güçlüğü durumunu hesaba katmak yerinde olur. Bu durumun tespiti ve eğitim ile tedavisi önemlidir.

    Ders başarısına etki eden diğer nedenlerden biriside çocukta olabilecek depresyon, madde bağımlılığı, uyum bozuklukları, aile ile ilgili problemler, psikososyal stres etkenleri, anksiyete bozuklukları gibi psikiyatrik durumlarda da ders başarısızlıklarına neden olabilir. Bu durumlar ders başarısızlığının yanında ek belirtiler ile kendini gösterir. Bu negatif etkenin ortadan kaldırılması ile ders başarısızlığında düzelme belirgin olarak görülür.

    Ders başarısızlığı olan çocukların yaşıtları ile kıyaslanmadan ve özgüvenleri zedelenmeden, ders başarısı için yönlendirilmeleri önemlidir. Çocukların bu türlü sıkıntıları varken anne babanın aşırı ilgisiz ve aşırı kontrol durumları, çocukların bu durumlarının devam etmesine neden olur. Önemli olan anne babaların çocuklarına vakit ayırarak, onların durumlarından haberdar olmaları ve bu türlü problemler, tamamen çocuğun yaşamında pekişmeden gerekli önlemler alınmalıdır.

    Çocukların okul ile ilgili problemleri önem arz etmektedir. Okul ile ilgili sorunlar ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu sonuçların ele alınmasında vakit kaybedilmemelidir. Belli bir yaştan sonra çocukların psikososyal gelişiminde okulun etkisi çok büyüktür. Okul da olan herhangi bir problem çocuğun genel olarak ruh sağlığına ve psikososyal gelişimine direk etki eder.

    Çocukların zekâ kapasiteleri, kişilik yapıları, ailenin sosyo ekonomik ve sosyokültürel durumu, okulun niteleyici ve niceleyici özellikleri, öğretmenlerin tutumu, okuldaki arkadaşlarının özellikleri vb etkenler çocuğun okul ile ilgili konumunu belli eder. Ve bu etkenlerden herhangi biri ile ilgili sorun çocuğun okul sorunu olarak karşımıza çıkar.

    Okul sorunlarının zamanında tespiti ve tedavisi çocuğun işlevsellik kaybını ve öğrenme performansındaki zararı en aza indirir. Belli bir zekâ seviyesine rağmen ders başarısındaki ilerleyen düşme okul sorunlarının en temel göstergesidir. Çocuğun okula gitmek istememesi okul ile ilgili değişik bahaneler söylemesi, bedensel yakınmalar ile aileye yakınması, ders çalışmak istememesi, son zamanlarda okul arkadaşlarından uzaklaşması, sabah okula gitmek için kalkmakta zorlanması, okula gitmemek için sıradan bahaneler sunması, okul ile ilgili bazı sorunların olduğunun göstergesidir.

    Bu durum bazı psikiyatrik rahatsızlıklardan da kaynaklanıyor olabilir. Ayrıntılı psikiyatrik muayene ile bu tür bir ayrıcı tanı yapılmalıdır. Zaman geçirmeden soruna müdahale edilmelidir. Aileden, okuldan veya çocuğun kendinden kaynaklanan problem çözülmeye çalışılmalıdır

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

  • Cumartesi, Mayıs 3, 2008 - *DAVRANIŞ BOZUKLUĞU:
  •                                    

     

    Davranış bozukluğunun temel özellikleri başkalarının temel haklarına saldırıldığı ya da içinde olunan içinde olunan yaşa uygun olarak başlıca toplumsal değerlerin ya da kuralların hiçe sayıldığı, tekrarlayıcı bir biçimde ve sürekli olarak görülen bir bozukluktur.


    BELİRTİLERİ :

    1- Çoğu zaman başkalarına gözdağı vermek, korkutmak ve üstünlük taslamak, kabadayılık.
    2- Çoğu kez kavga ve dövüş başlatmak.
    3- Sopa, taş, kırık şişe, şiş, bıçak, tabanca gibi başkalarına ciddi bir biçimde fiziksel olarak zarar vermek, yaralamak.
    4- İnsanlara fiziksel olarak acımasız davranmak.
    5- Hayvanlara fiziksel olarak acımasız davranmak.
    6- Diğer insanlara saldırarak soyma, hırsızlık, silahlı soygun yapma.
    7- Cinsel olarak diğer insanları taciz etme, zorlama.
    8- Yangın çıkarma.
    9- Başkalarının eşyalarına zarar verme, kırma, dökme.
    10-Başka insanların evine arabasına zorla girme.
    11-Bir çıkar sağlamak ve sorumluluktan kaçmak için çoğu zaman yalan söyleme.
    12-Başka insanların değerli eşyalarını çalma.
    13-Mağazalardan kimse görmeden mal çalma, sahtekarlık.
    14-Onüç yaş öncesinden başlayarak ailenin yasaklarına karşı çoğu zaman geceyi dışarda geçirme.
    15-Onüç yaşından önce başlayarak çoğu zaman okuldan kaçma, kuralları ciddi biçimde bozma.
    16-Onsekiz yaşından sonra antisosyal davranışlar gösterme.


    Yukarıdaki tanı ölçütünün, son 6 ay veya 1 yıldır, en az üç tanesi olması halinde davranış bozukluğu teşhisi konulur.


    EŞLİK EDEN ÖZELLİKLER VE BOZUKLUKLAR


       Davranış bozukluğu olan kişiler, diğer insanların duygularını, arzu, istek ve beklentilerini umursamazlar ve empati yapamazlar. Saldırgan bireyler, belirsiz ortamlarda diğerlerinin niyetlerini düşmanca ve tehdit edici olarak algılarlar. Saldırgan tepkiler verip, bu tepkilerinde de haklı ve mantıklı olduklarına inanırlar. Bu bireyler katı, arsız olup, duruma uygun suçluluk ve pişmanlık duyguları da göstermezler. Çoğu kez arkadaşlarını ele verip, kendi suçları nedeniyle başkalarını suçlarlar. Güçlü görünmeye çalışırlar ama kendilerine güvenleri genelde düşüktür. Öfke atakları, irrite - gergin hal, engellenmeye karşı tolerans düşüklüğü ve sık sık kaza yaptıkları görülebilir. Okul başarıları yaşa ve zekaya göre beklenen düzeyin altındadır (okuma ve sözel becerilerde sıklıkla). İntihar düşünceleri ve intihar girişimleri, rastgele cinsel ilişkilerle hastalık taşıma ve okuldan atılmalar görülür.

       Anne ve babanın reddi ve ihmali, huysuz bebeklik dönemi bakımında ve eğitiminde tutarsızlıklar ve baskı, fiziksel ve cinsel sömürü - dayak - denetim eksikliği, çocuğun sınırlarının çizilmemesi, bakım veren kişilerin sık sık değişmesi, ailedeki büyüklerin sayısının fazla olması, suçlu çocuk gruplarıyla arkadaşlık etme de, aileden kaynaklanan bozukluklardır.

       Davranış bozukluğu son 10 - 20 yılda artmıştır ve kentlerde daha sık görülmektedir. Erkek çocuklarda görülme sıklığı biraz daha fazladır. (18 yaşın altındaki erkeklerde % 6 - 16, kızlarda ise % 2 - 9 arasında değişir)


    GİDİŞ


         Davranış bozukluğu 5 - 6 yaşlarında başlayabilir. Daha çok geç çocukluk ya da erken ergenlik döneminde başlar. 16 yaşındansonra nadir olarak başladığı görülmüştür. Gidişi değişkendir. Erken başlamışsa Antisosyal kişilik bozukluğu riskini artırır. Duygu durum bozukluğu, anksiyete bozukluğu riskleri de vardır.

        Genetik ve çevre şartları ile oluşan bir bozukluktur. Alkol bağımlılığı, duygu durum bozukluğu, şizofreni, hiperaktivite bozukluğu, davranış bozukluğu gösteren ailelerin çocuklarında bu bozukluk sık görülür.

       Karşıt olma - karşı gelme bozukluğu ve dikkat eksikliği - hiperaktivite bozuklukları ile birlikte bulunabilir. Manik epizod geçiren çocuklarla ve uyum bozukluğu olan çocuklardan ayrılmalıdır. 18 yaşın altındaki bireylere antisosyal kişilik bozukluğu tanısı konmaz.

    Davranış bozukluğu nedir sorusunun yanıtı tarih boyunca insanların ilgi alanı olmuştur. Çin- Mısır -İbrani ve Yunan dillerinde yazılmış yapıtlarda davranış bozukluğu gösteren kişilerde ilgili öykülere rastlanır Yunan mitolojisinde Herkül'ün sara nöbetleri geçirerek insanlara saldırdığı "Deli İbrahim"'in büyüklük duygularına kapılarak tahtından indirilmesi, Mozart'ın bestelerini yaparken zehirleneceğine dair inancı, Van Gogh'un kulağını kesip bir fahişeye yollaması tarihte "davranış bozukluğu "olarak tanımlanmıştır.

    Davranış bozukluğu günümüzde gelişmiş ülkelerde en önemli sağlık sorunu olarak kabul edilmektedir ama hangi davranış normal, hangi davranış anormal konusunda yapılan çalışmalarda net bir bilgiye ulaşılamamıştır. Psikologlar ve Psikyatrlar birbirleriyle teşhis koymada çelişkiye düşmüşlerdir (Zubin 1967)

    Bugün bir çok insan normal ve normal dışı davranışlarını kesin bir çizgiyle ayrılarak bir yandan normal davranış gösteren kişiler, bir yanda da davranış bozukluğu gösteren kişiler olduğunu sanmaktadırlar.

    Bilimsel açıdan böyle bir ölçüt yoktur. Bedenin fiziksel yapısı ve işlevleri bilindiği ve görüldüğü için, yani somut olduğu için, fiziksel hastalıklardan "Normal olmayan"ın tanımlanması kolaydır. Oysa Psikolojik düzeyde kabul edilebilecek bir normal modeli yoktur. Bu konuda bilimsel araştırmacılar karşıt iki karşı görüş oluşturmuşlardır.


    1-Toplumsal normlara, ilkelere uyma normali;
    2-Toplumsal kurallardan sapma oranı ise davranış bozukluğunu yani normal dışını belirlediğini söylediler

     

    Birinci görüşü benimseyenler toplum kabul ettiği sürece belirli bir davranışın normal dışı sayılmayacağını söylerler.
    İkinci görüşte olanlar belirli oranda toplum kurallarına uymak, toplu halde yaşamak için gereklidir. Bu olmazsa birey hem kendisine, hem de topluma zarar verebilir ama normallik için ölçütü toplumun onayı değil, kişinin kendini iyi hissedebilmesi olduğunu savunurlar. Bireyin kendi potansiyellerini kullanması ve isteklerini de gerçekleştirmesi de önemlidir, "Toplum bireyin yaratıcılığını bastırmamalıdır" derler. Bu düşünceyi savunan bilimsel araştırmacılar, bir davranış toplumun isteğine uygun ama kendi gelişimini engelleyen ve durduran bir davranışsa normal dışı yada davranış bozukluğu olarak tanımlarlar.

    J.G.Jung bireyin toplumsallıkla bireysellik arasında ortada bir yerlerde durması gerektiğini şöyle açıklamıştır. Dünya, dünyanın bir çekim alanı bu çekim alanında belli bir itim mesafede duran bir gezegen vardır. Eğer dünyanın bir çekim gücü olmazsa gezegen uzayın boşluklarında kaybolur. Ama gezegenin belli bir itim gücü olmazsa dünyaya yapışır. Bu benzetme ile dünya toplumu gezegende bireyi temsil eder. Eğer birey aşırı toplumsallaşırsa gezegen gibi kendi olamaz ama dünyanın yani toplumun çekim gücünde kalmazsa da uzayın yani toplumun dışına itilerek kaybolur gider. Birey toplumla kendisi arasında kendine bir yer bulmalıdır.

    Özetle tüm bilgilerimizi toplarsak kendine, çevresine ve topluma zarar veren davranışlara sahip kişilere davranış bozukluğu gösteren kimseler diyebiliriz. Ya da bu tanımlamayı Psikolog ve Psikiatrlara bırakarak bize uymayan ama bize zarar vermeden yaşayan insanları yargılamamayı öğrenmeliyiz.

     

    ANTİSOSYAL DAVRANIŞ BOZUKLUĞU:

     

    1-Başkalarının mallarına ve bedensel bütünlüklerine yönelik saldırgan ve duyarsız davranışlar.
    2- Başkalarının alanlarına, sınırlarına yönelik mesafesizlik, saygısızlık.
    3- Dürtüsellik, dürtülerine göre harekete geçme. Bu insanların uzun vadeli planları olmaz, kısa planlar yaparlar. O anda akıllarından geçtiği gibi davranırlar.
    4- Duygu ve öfke patlamaları. Aniden dürtüsel olarak veya önemsizde olsa, bir nedene bağlı olarak bağırıp çağırıp kavgaya girişebilirler.
    5- Duyarsızlık. Bu insanlar başka insanların yaşamlarında yol açtıklarıhasarlara karşı duyarsızdırlar. Pişmanlık duymazlar.
    6- Yalan söyleme ve hırsızlık. Yalan söyleme ve hırsızlık aslında aynı şeylerdir; yani gerçeği çalmaktır. Kendi dünyalarından dışlamak için gereksiz ortamlarda dahi yalan söylerler. Hırsızlıkları çok yoğun değildir. Genelde sabıka almazlar.
    7- Kendine duyarsızlık. Sorumsuz araba kullanmak gibi davranış bozukluğu gösterirler. Kendi başlarına gelebilecek olumsuzlukları da umursamazlar.
    Bu insanlarda samimiyetin doğal olmayan bir kısmı " mesafesizlik " vardır. Çocukluk öykülerinde iletişim kopukluğu, kurallara uymama, evden kaçma gibi hikayeler vardır. Henüz ergenlik çağına gelmemiş gençlerse hemen " kişilik bozukluğu " tanısı konmalıdır.
    8- Kurallara ve otoriteye baş kaldırma ve uymama vardır. Genel kuralları çiğnerler ve öfke patlamaları ile karşı çıkarlar. En yoğun duyguları öfkedir. Bu öfkeyi maskelemezler ve toplumsal sorunlar yaratacak şekilde dışa vururlar.

     

        Bu kişilerde sevgi arayışı ve kabul edilme önemlidir. Kendilerini algılayamaz, anlayamaz ve kendileriyle ilişki kuramazlar.

    Diğer belirtiler :

    · Öfke patlamaları, kurallara itaatsizlik, hırsızlık, yalancılık
    · Vicdansızlık
    · Kendisine güçlü görünme isteği. Dışarıdaki insanlara öfke ile güçlü göründüklerini varsayarak, içlerinde güçlü olduklarını sanırlar.
    · Ortamı bilgi ile değil, agresyon gerilimi ile kontrol etmek isterler.
    · Kendilerini anlamaktan uzak ve her problemde çözümü dışarda arayan kişilerdir. Öfkeyi dış dünyaya akıttıkça kendini savunmuş olur; ama daha çok öfkelenerek bir kısır döngünün içinde kalır. Köşeye sıkışmış hisseder, riske girer, çaresizliği ve çözümsüzlüğü hep öfke nedeniyledir.
    · Bu insanların öfkesini bastırıp yenebilen tek duygu kaygıdır. Kaygı yaşarlarsa öfkeleri sönebilir.

     

     

    ANTİ SOSYAL YAPININ OLUŞUMU


    Çocukluk yaşantılarında sevgi beklentileri verilemediğinden, ya da onların ihtiyaçları olduğu kadar verilemediği için, öfke duyguları gelişmiştir. Esasında hissedebildikleri tek duygu da budur.

    Çocukluk yıllarında ebeveynlerinin tüm beklentilerini yerine getirdikleri halde, sevgi alamama haksızlığına uğrama onların kurallara uymamalarına neden olur. " Ben kurallara uydum. Sizlerin tüm beklentilerini yerine getirdim ama gene beni sevmediniz. Kurallara uymuyorum, onlara çok öfkeliyim " diye düşünür. Sevgiler verilmediği halde ortalıkta dolanan, sevgi arayan, sevgi dilenen, zavallı, sefil çocuk halini görmek istemez. Antisosyallerde bir SAYGI sorunu vardır. Kendi tarzında hala bugün de sevgi aramaktadır. Ancak parası olunca ailesini görmeye gider. Kendine saygı duyamama ve hala sevgi arayan kendime saygı duyamama, kendisine ve diğerlerine hala sevgi aradığı için duyduğu öfke vardır.

    Antisosyaller başkalarını önemsedikleri zaman sevgiye ihtiyaç duyabilecekleri ve bunu alamayacakları korkusu ile sevgiye yatırım yapmazlar.

    Alkolizm, madde bağımlılığı gibi, aşırı hız gibi kendilerine zarar veren eylemlerde bulunurlar. İç dünyaları fırtınalı ve çok hareketlidir. Duyarsızlıkları bir maske, sevgi açlıklarına karşı giydikleri bir savunma elbisesidir ve denge bulmalarına yardım eder.

    Antisosyallerin nörolojik bozuklukları da olabilir. Çocukluktan kalma skelleri olabilir.

    Dürtüsellik, kısa vade davranışları, rahatsızlığın ana yapısını oluşturmaktadır.

    Tedavi ilaç ve psikoterapi iledir.

     

    HİSTERİONİK DAVRANIŞ BOZUKLUĞU

    Histerionik Davranış bozukluğu aşağıdaki davranışlarla ortaya çıkar:

    1- İlgi ihtiyacı

    Bu kişiler ilgiye öylesine ihyiyaç duyarlar ki, kendilerini hep ilgi odağı yapacak davranışlar sergileyerek merkezde olma, odak olma çabaları vardır.
    2- Abartı
    Duygularını, üzüntülerini, sevinçlerini, öfkelerini ( öfkeyi saldırgan olmadan ) abartarak ortaya koyarlar.
    3- Abartılı anlatım
    Küçük bir olayı çok daha derin bir içerik taşırmış gibi anlatırlar.
    4- Abartılı yaklaşım
    Kişilerle mesafesizdirler. Yeni tanıştıkları kimselerle doğal olan mesafeyi hızla kapatmak isterler.
    5- Cinselliği kullanma
    Cinsel çekim yaratmak ve cinselliği vurgulayarak, karşı cinste etki yaratmak isterler. Giyim ve davranışlarını bu yönde kullanırlar.

     

    Bu kişiler genelde yüzeysel ve derine doğru ilerleyememiş bireylerdir. Bu insanlara yaklaşılırsa şişirilmiş bir balon gibi yüzeysel bir genişleme görülür. İçleri boştur ve bir balon gibi sönerler. Çünkü abartılı duygusallığın karşısında YÜZEYSELLİK duygusunun ifadesinde hemen görülür. " Üzüldüğün zaman ne oluyor ? Nasıl yaşıyorsun ? Korku sana ne yaşatıyor ?" denildiğinde birşey belirleyemez. Duygu derinliği yoktur. Karşısındaki kişinin ilgisini çekip, ilgiyi aldıktan sonra derinliğe dalamazlar. Bir şekilde narsist bireyleri hatırlatırlar.

    Histerionik kişiler, Antisosyal kişiler gibi DÜRTÜSELLİKLE hareket ederler ve ötekini düşünmezler.

    Öfke vardır. Dikkati çekemezlerse ilgisizlik karşısında hemen öfkeye kapılırlar.

    "KAYGI"lıdırlar. Bu, ilgiyi çekememe kaygısıdır.

    Gerçek anlamda kişilerarası ilişkiyi bilemediklerinden, " Abartılı davranmazsam, kimse benle ilgilenmez " düşüncesi vardır.

    Dışardan ilgiye muhtaçtırlar, ama dış dünyadaki kişilerle yakınlık kuramadıklarından ilişkileri sığ kalır. Evlenebilirler ve evlilik ilişkileri de belirli bir sığlıkta kalır. Partner buna razı ise evlilikleri sürebilir.
    Histerionikler zeki insanlardır. Sosyal gruplarda dikkati çekmek için herkesi eğlendirip palyaçoluk yapabilirler. Yaşamda başarı söz konusu olduğunda ise orta ölçekte kalırlar.

    İlgisizlik, başarısızlık ve ilişkilerde sorun yaşadıklarında hemen TERKEDİLME kaygısı taşıdıklarından DEPRESYONA girerler. " Ben daha başka güzel ilişkilere layığım " diyerek abartılı aşk, abartılı istekler adına ilişkilerini kaybedebilirler. Ya da ilişkilerinde dengesizlik yaşayarak yaşantıları sürer.

     

     

    Depresyona girmezlerse tedavi ihtiyacı duymazlar. Tedaviye gelmişlerse, bilinçlendirme ve bilgilendirme terapileri önem kazanır. Hızlı yüzleştirmelerden hoşlanmazlar, terapiyi bırakabilirler. Sadece sorunları olduğu zaman terapiye gelmek isterler. Bir süreklilik ve iş disiplini göstermekte güçlük çekerler.

     

    PARANOİD DAVRANIŞ BOZUKLUĞU:

     

    Paranoid kişi ergenlik yıllarından başlayarak insanların kendisine kasıtlı olarak kötülük yapıp zarar vereceğine inanır. Kişiler içinde bulundukları duruma göre zaman zaman böyle süreçler yaşayabilirler; bu normaldir. Ancak paranoid kişiler, sosyal ortam, kültür ve kişiler değişsede, kültürden bağımsız olarak daima herkesin kötü olduğunu, tehlikeli olduğunu, zarar vereceklerini söyleyerek herkesi itham ederler.

    Genelde aile ve iş arkadaşları onlardan bıkar ve terapiye getirilirler; ama onlar kendilerinde bir bozukluk olduğuna inanmazlar ve hep çevreden yakınırlar. Terapiste de güvenmezler ve haksızlığa uğradıklarını söyler dururlar.

    Hiçbir yeterli kanıtları yoktur ama daima sömürülüp, zarar görecekleri inançları nedeniyle herkese ve herşeye şüpheyle yaklaşırlar. Sıradan olaylar ve konuşmalardan, kendilerini küçük düşürücü anlamlar çıkarırlar. Gerçek bir olay olursa hemen saldırır ve affetmezler. Şüphecilikleri nedeniyle kendileriyle ilgili hiçbir şey konuşmazlar ve paylaşmazlar. Partnerlerinin sadık olup olmadığından sürekli şüphe içindedirler. Sürekli arkadaşlıkları yoktur. Dünyanın güvenilmez ve ne yapacakları belli olmayan, kötülük düşünen insanlarla dolu olduğuna inanırlar ve sürekli anksiyete yaşarlar. (Ogden, 1986)

     

    NARSİSİSTİK DAVRANIŞ BOZUKLUĞU

     

     

    Narsisler herşeyi kendisinin en iyi yaptığına inanan, içlerinde çok önemli işleri başaracaklarına dair düşünceleri olan, eleştirilere kapalı, tepkisel kişilerdir.

    Eleştirildiklerinde, kıskanç, kendilerini çekemeyen kişilerle karşı karşıya olduklarını düşünürler. Kendilerinden yukarıda tanımladıkları insanları da, onların elde ettiklerinden dolayı kıskanırlar.

    Bir empati (kendini karşındakinin yerine koyabilme) duygusal iletişim kurabilme eksikliği, hissedememe, sevinci paylaşamama vardır.

    Kendi amaçlarına ulaşabilmek için, başkalarını hiç vicdan azabı duymadan kullanabilirler. Narsisler, antisosyaller gibi saldırganca değil, sakin bir şekilde başkalarının imkanlarından yararlanırlar.

    Devamlı övülme ve saygıya muhtaçtırlar. Karşılarındakinden hayranlık ve saygı alma ihtiyaçları çok yükselmiştir.
    Özel bir yaklaşımı hakettiği düşünceleri vardır (Örneğin bir ödeme için sıraya girmemek, rezervasyon gereken otel ve lokantalarda onlara yer açılması gibi).

    Öfke patlamaları ve tepkisel davranışlar gösterebilirler (Dürtüsellikle aniden aklına eseni yapma gibi)
    Narsisler gergin insanlardır. Havada gerilim vardır, kendimizi denetlememiz gerekir gibi hissederiz.

    Terkedilmeye toleransları yoktur. Öfke ile cevap verirler ve bir süre partnerlerini bırakmak istemezler. Ama sonra sükunet gelir. Bazen kendilerini terkedeni aşağılayarak "Git !" de diyebilirler.

    Özsaygı eksiklikleri vardır. Kendilerine iç dünyalarında duyamadıkları saygıyı ve beğeniyi başkalarından almak isterler.
    Narsisler çocukluklarında hakettikleri halde sevgi alamamışlar ve hep almaya çalışmış çocuklardır. Hiç ümitlerini kaybetmeden, vazgeçmeden çaba sarfedip sevgi almaya çalışmayı sürdürmüşlerdir.

    Yetişkin yaşamlarında " Sevgi almak için ne çok çabalamıştım " diye kendilerine kızarlar ve öfke duyarlar. Kendilerine saygı ve sevgi almak için insafsız davranırlar. Genelde başarılı insanlardır ve yüksek mevkilere yerleşirler. Entellektüel kişilerdir.

    Narsisler depresyona girerlerse, psikoterapiye başvurabilirler. Depresyon kendilerini suçlama nedeniyle oluşmuştur ama ben beceremeyen biri olarak geldim demezler. Paranoid, kuşkucu tarafları vardır. Bundan dolayı terapistlerine başlangıçta güvenmeyebilirler. Kaygı ölçekleri de yüksek olduğundan, narsislerle psikoterapi alanında çalışmak, özel bir dikkat ve itina gerektirir.

     

    İNTİHAR

     

    Hemen hemen tüm toplumlar yakın zamana dek intihar olayına değişik bir açıdan bakmışlar, onu incelemek ve anlamak istememişlerdir. Pek çok milletin kanunlarında ve dinlerinde intihar edenlere karşı cezalar düzenlendiği hemen hepsinin de bu olayı yasakladığı bilinmektedir.

    20. yüzyılda Freud'la başlayan psikanalitik görüş ilk defa intihara bilimsel yönden yaklaşmaya gayret etmiş, " Self Hostilitiy - Self Destruction " görüşleri tutmamıştır.

    Son yıllarda psikiyatride büyük gelişme gösteren bir kol olan, Sosyal Psikiyatri konuyu daha anlamlı ele almış ve sosyokültürel faktörlerin büyük önemini ortaya koymayı başarmıştır.

    Freud'un "death-instinct" ve "meninger" in öldürme arzuları ile sarılmış olma gibi pek yeterli olmayan açıklamalarından sonra, Schnidman ve Fareberown, psikososyal bir görüşle intiharın nedenini incelenmesi ve saptayabildikleri sebepleri görüyoruz.

    İntiharı daha iyi bir şarta geçiş ve onur kazandırıcı bir açıdan görenler, Japonların Harakiri'si, bazı din ve mezheplerde görülen üstün derecelere ulaşma isteği, bitik, yaşlı, hastalıklı veya şiddetli ağrısı olanların bir kurtuluş olarak intiharı seçmesi.

    Psikozda şiddetli sıkıntı halüsinasyon (Hayal görme) ve illüzyona (Olmayan sesi işitme, yanılsama) bağlı olabilir.
    Ölümleri sonucu yasa ve üzüntüye düşürecekleri kimselerin sevgisini kazanıp bu insanları sürekli bir üzüntü ve pişmanlık içinde bırakmak düşüncesi ile.

    Yalnızlık, arkadaşsız kalma, birlikte yaşama mecburiyeti, mal ve para kaybı, sevilenlerden ayrılık ve uzaklık veya onları kaybetme, Homoseksüellik, umutsuzluk, idama mahkum olma, kumarda herşeyini kaybetme, iflas, yabancı bir çevreye uyum sağlayamama.

    Son yıllarda alkol ve uyuşturucu maddeler ve sinir sistemi uyarıcılarının çok yüksek sayıda kullanılması ile intihar olayları büyük ölçüde artmıştır.

    Amerika ve Avrupa'da yakın zaman içerisinde ölümcül hastalığı olan, yoğun biçimde acı çeken insanlara kendini öldürme hakkı (Ötanazi) verilip verilmemesiyle ilgili tartışmalar başlamıştır.

    TANIMI


    Ölümle sonuçlanan, kendini yok etme eylemi " intihar" olarak tanımlanır. Eylem ölümle sonuçlanmamışsa " intihar girişimi" adını alır.

    İntiharla ruhsal hastalıklar arasında önemli oranda bir ilişki vardır. İntihar eden kişilerin %85'inde ruhsal bir hastalık saptanmıştır. Depresyonda olanlardan % 40, psikolojik hasta olanlarda % 2, alkol kullananlarda % 20 oranında olduğu saptanmıştır.

    İntihar ve depresyon arasında yüksek bir ilişki vardır. Depresyondaki temel çatışmalardan ve üzüntü, bitkinlik, isteksizlik, boşluk gibi duyguların bozuklukları, intihar öncesi kişilerde görülmeye başlar. Korku, kaygı, öfke, kızgınlık gibi duygulara suçluluk duygusu veya cezalandırma isteği de yerleşebilir. Depresyonda kişinin çevresinden ayrılarak yabancılaşmamasına karşı, intihar olaylarında hastada çevreye ve kendine ilgisizlik, geriye çekilme, kendini yetersiz ve değersiz hissetme duyguları şiddetlenir. Yardım istemez çünkü yardım almayı haketmediğini düşünür.
    Kişi kendini intihara götüren tüm bu duygulara ve düşüncelere karşı olumlu, çözüm getirici, acısını dindirebilecek ve yaşamını değiştirebilecek çözümler tasarlayamaz. Kendinde olumsuz yaşam koşullarını ya da ilişkilerini değiştirecek gücü bulamaz. Çaresiz hisseder. Ölümü çözüm getirecek, huzur ve dinginlik sağlayacak bir çıkış yolu olarak algılar.

    Yorum ( yok ) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

    Hakkımda

    Psikoakademi Psikolojik Danışmanlık ve Refleksoloji Merkezi 2004 Eylül ayında Psikolog ve Refleksoloji Uzmanı Esat Bin Zürare Başaran ve Halil Tabur tarafından İzmir Alsancak semtinde kuruldu. Danışmanlığını Prof. Dr. Şenol DANE' nin yaptığı merkez, psikolojik danışmanlık hizmetlerine yeni bir ruh ve yeni bir imaj getirecek yenilikçi bir anlayışla hizmete başladı.

    Bağlantılar

  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Blog Arşivi
  • RSS
  • PSİKO AKADEMİ
  • REFLEKSOLOJİ
  • FACEBOOK
  • VİDEO
  • Refleksoloji nedir
  • Refleksoloji Videoları
  • Refleksoloji Mucizesi

    Kategoriler

    Arkadaşlarım

  • Blogcu Yardım
  • Subscribe to refleksoloji1

    Powered by uk.groups.yahoo.com

    Sayfa: 1 - Toplam: 3
    | Sonraki Sayfa